taşınma

Bir köşede vitrin. Camekânın içinde üç kadın. Çırılçıplak, incecik, ayakta. cam içinde cam. Ortadaki, diğer ikisini sarmış kendine doğru. Yüzleri yere dönük. yaslı sanki. Dar, uzun köşe vitrini, kapalı. benim değil bu cam, dokunamam. Dudaklarını sıkıyor.

hızla söylenmesi gerek bazı şeylerin, hem oldum olası hiç hoşlanmadım vedalardan, hızla söylenmeli, bir veda günler, haftalar, belki aylar, niye sürsün, tek hamlede ağızdan çıkmalı, öpücük ya da tükürük neyse, tek seferde.


“Seni özledim bugün.”

                                                                                                                ―“Kahvaltı hazır!”


Ellerini karnında birbirine saklıyor. Şöyle bir ölçüyor kendini. Omuzlarını dikleştiriyor. bacaklarının tartısı sağlam. Etrafındaki harekete bakıyor, tozlu. Pür telaş eşyalar. Üst üste dengesiz yığılı sandalyeler. Yerinden edilmiş büfe, yeri duvarda kara çerçeve, zeminde zift. Öte yanda, açık pencereyle teras kapısı köşesinde, birbirine iyice dönük iki berjer. Kıvrımlı ayaklarından parkeye kök salmış, gitmeye hiç niyetleri yokmuş, kökleri sürüklendikleri anda öylece odanın soluğuna iki yeşil kabarcık. Birinin koynunda sökük bir avize, sırtını koyu neftiye dayamış, kesme cam yuvarları bir iki yuvar sonra parkeye düşecek, ışıl ışıl zemine bulaşacaklar belli ki, hazır. Ötekinin sırtında kendini kornişinden tam kurtaramamış perdenin kıvrımları, ayağına dolaşmış battal boy çöp poşeti, ağzı açık. Aralık teras kapısı rüzgârda kâh eşikteki yarı dolu koliye kâh koltuğun sırtına vurup duruyor. Hafif, kararlı darbelerle. pat pat, gizli sarsıntılar, hem o kesme cam yuvarları, hem bir ucu asılı kalmış perdeyi. az kaldı. az kaldı. az.

Şakağından çenesine bir anda kaşıntı, oradan kulağının altına, oradan gözüne, işte üç kuru kesik dil darbesi izi. böylesi toz toprak eşya. kaşıya kaşıya incecik kabartsam tenimi, kabarıklığından yırtsam, sonra yırtığından söküp atsam. Elleri saklandığı yerde bükülüyor, bileğindeki koli bandını alt karnına bastırıyor. Gözlerini kapatıyor. Çıplak omzu kaşıntıyı yatıştırabilirmiş gibi yanağına yükseliyor, başı aynı yöne yatıyor. yüzümü yıkamalıyım. ama şimdi burada ayna vardır, ya da belki aynayı kaldırmışlardır. Göze alamıyor.

Odanın en karanlık köşesinde vitrin. Camekânın içinde üç kadın. Aynı boyda değiller, ortadaki diğer ikisinden biraz daha uzun, ama üçü de ağırlığını tek bacağına vermiş, diğerinde dizleri hafif kırık, parmak uçlarıyla kaidede. Belli belirsiz devinim farklılıklarıyla, neredeyse aynı duruş. Evde şimdi dört kadın, ne incecikler ne sarmaş dolaş, ama ayaktalar, durmuyorlar. cam içinde cam. Herhangi bir taşınma gününün bilindik akışı. üzgün olunmalı. porselen üç kadın gibi değil, onlar birbirlerine sokulmuş öylece duruyorlar. Cam kapalı.

“Neden öyle dikiliyorsun?” Ensesinden aşağı annemin sesi buz. “Hadi! Birazdan adamlar gelir.” Hızla kayan bir ter damlasını yakalamak üzere elini sırtına atıyor, sol elinin başparmağı damlanın izinde, yukarıda ulaşamadığı bir nokta, bir adım geriye durduğu yerde sendeliyor. Sırtını rüzgâra veriyor. Koli bandı bileğinden ayağının dibine. Bel oyuntusuna doğru yer yer iyileşmeye yüz tutmuş akıntıya kayıyor parmağı, taze bir parça kabuk takılıyor tırnağına, zınk, gözlerini açıyor. Fotoğrafı hâlâ duvarda yamuk asılı merhumla göz göze geliyor. Duruyor.

Suçüstü. dokunmak da bakmak sayılır, değil mi? rahmetlinin su yeşili gözleri alttan alta gevşiyor sanki. tenin bakışı. tenin özlemle bakıp duruşu. özlem biraz da durmak. durduğun yerde. Ağzını açıyor, kapatıyor. Dudağının köşesine iki hava kabarcığı yapışıyor. Özlem, kesintiye uğramış konuşma arzusu, tenimde, belki birkaç kesik dil darbesi kaşıntıdır, sol başparmağının tırnak dibine kalıntı bırakır. Fotoğrafa sırtını dönüyor. Etrafındaki hareketsizliğe bakıyor. her şey yerli yerinde ve tozlu. Çöpe yakın, eşyaya uzak. birazdan battal ağzıaçık bütün bir odayı hüp diye tek nefeste yutacak. seni de çerçevenle birlikte kara boşluğuna saklayacak. tam da istediğin gibi. Yerden koli bandını kaldırıyor.

“Madem buradasın”, elinde bir tomar gazete, soluk adımlarla, “şu vitrindekileri de…”
Ev sahibi kadın. Porselen olsaydı, evdeki diğer üç kadın ona doğru sokulur, teselli belki, belki sadece gereklilik, öylece dururlardı. dururlar mıydı? insan haddini bilmeli. Bir iki adım uzanıp titreyen elden gazete tomarını alıyor. “Ivır zıvırı boşluklara yerleştirirsin.” Kendisine söyleneni doğrulamak üzere odaya göz gezdiriyor, yarı dolu koliler. Gözleriyle başı, tamam. Kadın salondan çıkarken bir an duvardaki yamuk fotoğrafa takılıyor. Bir şey unutmuş gibi aniden dönüyor, “kahvaltı hazır, çay da demledim, gelirsin.” kuşkusuz kimse ondan daha yaslı olamaz. bütün bir ömür baş başa, dile kolay. Arkasından bakıyor. Loş ışıkta çizgileri adım adım silinen biçimsiz bedeni koridor karanlığında kaybolurken hiç telaşlı değil.

 

yaşamı boyunca her sabah tıraş olan adam kendini ölüme bırakışında haftalarca sakalını kesmedi, kesilmesine izin vermedi, kıvrım kıvrım beyaz tebessüm yüzünden başladı yayılmaya, yerinden kalkamaz olduğunda gördüm, hâlbuki bazı şeylerin hızla söylenmesi gerekir, o ise ölürken hiç ses çıkarmadı, hiç telaş etmedi, dişlerini sıktı belki de, yumruklarını yumuşacık sıktı gördüm, kendi içine kıvrandı katlandı derlendi toplandı, aylar sürdü hazırlanması ama hiç çatırdamadı.


Gün henüz ağarmamış. Ya da zifiri gecenin solgun bir tül gibi açılmaya başladığı dakikalar. Bahçe kapısı aralık. İki kadın giriyor içeriye. Görece yaşlı olanı eşikte tökezliyor, kapıya tutunuyor, düşmüyor. Gözlerini kapatınca bir damla süzülüyor burnunun kenarından. Kaskatı, geçirimsiz, “ah!”, sıkılı yumruğuyla bacağına vuruyor, ovuyor, tekrar vuruyor. “Ah…” kuşkusuz kimse ondan daha yaslı olamaz, hep anlatır, henüz küçük bir çocukken marulun en iç tazecik yapraklarını hep ders çalışan abisine ayırırmış, dile kolay. Omzunda döküntülerle yol yol kızarık bir el, “tamam hadi, hadi anne.” Sıkılı yumruğu bacağında, konuşkan adımlarla tırmanıyor merdivenleri, telaşlı. Öteki, başını kaldırıp geniş terasın siluetini ikiye böldüğü müstakil eve bakıyor. Bir iki pencereden sızan oynak gölgeler dışında hareket yok. Kulak kesiliyor. Girişteki merdivende mırıl mırıl adımlar, yol boyunca da söylenmiş durmuşlardı. Ağaçların sürekli hışırtıları hızla kulağı kendilerine alıştırıp yok olmuşlar bile. Karaltılar arasında parlayan ay, şimdi incecik göz alıcı bir çizgi. Merdiven yerine bahçeye yöneliyor. Beş adım garaj girişi, sonra sokak lambasının ışığı yetmeyecek, başka bir ışık kaynağına ihtiyaç duyacak. Çantasından telefonunu bulup çıkarıyor. Açıklı koyulu karanlığı geniş dilimlerle bölen telefon flaşı rastgele geziniyor, dikkat gerektiren pek özelliği olmayan toprakta, ağaç gövdelerinde, duvar diplerinde duruyor, bakınıyor, çepeçevre daireler çiziyor, bahar gelmiş, biz boğum boğum dualar içinde uyurgezer çay gezdirirken, dört mevsim geçmiş bahçeden, bahar gelmiş geçiyor. İki parmağını şakağına götürüyor, tırnakları yanağına, boynuna kayıyor, eli boğazına, yakasından içeriye, sonra hızla cebine saklanıyor. yüzümü yıkamalıyım. Flaş altında belli belirsiz parlayan kesin çizgileriyle dikdörtgen bir karaltı dikkatini çekiyor. Zemin katın pencere denizliğinde. Bir iki adım yaklaşıyor, bir kaset. köşeleri kırılmış, kopuk bandı içinden sarkmış esintide, döne döne aynı şarkılarla sanki dünyanın tozu hiç alınmamış, kim bilir kaç mevsim. Eğilip bakıyor, üzerindeki yazılardan geriye bir iki leke kalmış sadece. Ayakları bir adım geriye kayıyor.

 

sağlığında dinlediği. kendisi için özel olarak tam da bedeninin boyutlarında, azıcık kalmış eti, inceldikçe incelen parmakları, her tebessümüyle bedenine bembeyaz yayılan sakalı, cildini iç organlarının üzerinde bir çadır tentesi gibi tutan geniş göğüs kafesi, ağzından çıkmayan her sözle biraz daha kâğıtlaşan sırtı rahat etsin diye ona özel yapılmış ahşap sedyeyle bu evden çıkan ve bir daha dönmeyen adamın sağlığında. iki tek rakı, biraz peynir, bir dilim kavun belki sağılığına keyifle eşlik ettiği ud ile esintilerdir. bazı şeyler tek seferde söylenmeli, sıradaki şarkıyı tutar gibi. akasyalar açarken’di, gördüm.


“Nerede kaldın?” Balkondan bahçeye kesik dalgalanan, belli ki sabahın bu saatinde yükselmek istemeyen ama kendini duyurması gerekiyormuş gibi hatları keskin beliren ses. Buyurgan. Esintiler bıçak gibi kesiliyor. öyle ya, sabaha kalmış, yumurta kapıya onca iş var, tek başına kadın, kırk küsur yılını bir gecede nasıl paketlesin, yardıma geldik. Soluğuyla havadan bir parça koparıp alır gibi, “geldim… geldim.” Kimse duymuyor. Telefonun ışığını kapatıyor. Kaset artık seçilmiyor. Göz karanlığa alışacak denli aynı noktaya bakmayı sürdürse gölgeler içinde bir karaltı görür belki.

Camekânın içinde üç kadın. Üst rafa dikdörtgen bir ışık huzmesi vurmuş, yumuşacık titreşiyor. Cam açık. Gazete hışırtılarında kaygan adımlar. Raflar artık neredeyse boş. Birkaç gümüş sonra porselen üç güzeller vitrinde yalnız kalacak. Ortadakiyle sağ yandaki başlarını birbirine yaslamış, ilki biraz yere, öteki biraz havaya, boşluğa bakıyorlar. aynı boşluğa bakıyorlar. Soldaki kadın başını kendisini saran kolun omzuna yaslamış, sadece gözleriyle değil adeta bütün bedeniyle ortadakine bakıyor. aynı boşluğa mı bu arzu? “Kahvaltı hazır!” Vitrine hızla bir sinek dalıyor, üst rafa konuyor, dikdörtgen ışığın sağ kenarına doğru gezinirken, seni yakaladım. Cam kapalı.


Mutfakta havayı dolduran çürük kokusu, kesif. Sanki görünmez bir şeye çarpmış gibi kapıda bir an kararsız duruyor. Bakıyor. Şimdi dördü de burada. Ev sahibi kadın sofranın başında, bir elinde boş bir çatal, diğerinde bir dilim ekmek, dirseği masada. Çatal tutan elini durdurmak ister gibi masanın kenarına dayamış ama nafile, eli havada yumurta çırparcasına iki yana gidip geliyor, çatal minik bir ateş parçası tutuyor olsa havada enlemesine kapanmaya meyleden kor bir halka belirecek. “Gel, gel çay doldur kendine.” Ağzında ekmek, geniş geniş çiğniyor. Konuşkan adımlar ise şimdi üç basamaklı plastik bir merdivene tırmanmış, üst raflardan tezgâha doğru kavanozlarla söyleniyor. “Hep bozulmuş, seçmek gerekecek.”
―“Halacım bırak şimdi onları, hepsini atarız, zaman kaybetmeyelim.” Bir yandan seri hareketlerle buzdolabının üzerindeki fotoğrafları topluyor. Neyin hangi sırayla gerçekleşmesi gerektiğini bilen bir yönetmen edasıyla, “halacım gel sen buzdolabını boşalt.”
―“Bozuk bozuk köpürmüş bu domatesler yazık ne zamandır.”
―“Saat sekize geliyor, neredeyse gelirler.”
―“Adamlar bana biz toplarız dediler, iki gün sonra geleceklerdi, kaç kere anlattım size, dün akşam aradılar.” Uzanıp bir dilim ekmek daha alıyor. “Çay doldur kendine.”
―“Salon ıvır zıvırı bittiyse oturma odasına geç bence.” Başıyla hafif bir hamle, saçlarını omzunun arkasına kaydırıyor.
―“Şöyle izin ver bana, buzluğu… Ah bilseydim, evde en büyüğünden saklama kaplarım vardı, şimdi bunlar eriyecek kutu ıslanacak yırtılacak poşet mi açsak içine hah, yok dağılacak bu, daha sağlamı…”
―“Dün gece uyuyamadım ya kalktım dayanamadım, ölüyorum sandım, çökelek salatası yaptım, gelsene kızım, rahmetli çok severdi.”
Sandalyenin üzerindeki açık koliye, baharat kavanozlarının, çatal bıçakların üzerine bıraktığı fotoğraflar, hemen yanı başında masada çökelek salatasına kayıyor bakışları, bir an dalıyor, “babam çok severdi.” Kapı çalıyor. “Ah babam…” Gözleri nemleniyor. kuşkusuz kimse ondan daha… Kapı ardı ardına iki kere daha çalıyor. dile kolay. “Sanki ileride eksilenleri bir bir saymak üzere çekiyoruz biz bu fotoğrafları.”

Belirli anlarda birikip koyulaşan, böylece hakkında türlü atıp tutmayı kolaylaştıran yas. Hakkında her söz söyleme denemesi içinde yaşananı görünür kılma yanılgısı. Tavana, tavandan duvarlara, duvar diplerine, süpürgeliklerden parke aralarına, en ufak bir çentik bırakmamacasına, sen zaman durdu zannederken oysa sadece hayat durmuşken, perdelere, yastık altlarına, iki berjerin birbirine dönük kıvrımlarına sızmış, zaman aktıkça kaybın artık kanıksanmış yokluğuyla uzamı çoktan doldurmuş, dışarıyla temasa değin uzanıp yapışmış, duran sadece senin hayatın ki içten içe biliyorsun bu da gerçeği yansıtmıyor, tenine nüfuz etmiş, kendinin kılmış sağır kıvamlı susku. Üç kadının boşluklarına, dört kadının bacaklarına. hâlbuki hızla söylenmesi gerek bazı şeylerin.

Adamlar artık içerideler, sıvalı kollarında, gergin açık ellerinde, eğri omurlarında kaybedecek bir dakikaları bile yok. Etrafı hızla kolaçan ediyorlar. Çıplak keskin ayakların daldıkları yerde uzam cam kesiği et, tek hamlede ayrılıyor, düzensiz parçalanıyor. Adamlar mekanik hareketlerle kuytuları buluyor, seriyor, süpürüyor, sürüklüyor, dertop yüklenip götürüyorlar.

“Bahçede akasyalar ne güzel açmış, gördün mü?” Elinde ekmekle yanından geçip terasa çıkıyor. Oturma odasında mermer orta sehpa, petrol mavisi kanepeler, muhtemelen başta sadece küçük bir noktaydı, sol elimin üzerinde, teras kapısı önünde beyaz sandalye, elbise askıları, boş gözlük kılıfı, çalar saat, kızarıklığı fark ettiğimde ise mercimek tanesi kadardı, başparmağımın bilek uzantısı üzerinde, önemsemedim, üst üste rengârenk kırlentler, el aynası, minik mercimek tanesi açıldı, genişledi, halkaya dönüştü, kızarık, pul pul kuru, kaşıntısız. ona da böyle anlatmıştım, birbirine girmiş eşarplar, dağınık katlı pikeler, televizyon üzerine atılmış beyaz bir tülbent, tekli koltuğun üzerine saçılmış kenarları sarı sarı iğne oyası örtüler, büyüklüğü yirmi beş kuruşluktu sonra bir liralık oldu. aslında ona bahsetmeye hiç niyetim yoktu ya işte laf olsun, mermer sehpanın köşesinde bir büyüteç. Büyüteç. cam içinde cam. Terasa açılan kapının önündeki sandalyeye bırakıyor kendini. işte şu mavi kanepede yatıyordu. bazı şeyler hızla söylenmeli. elimi eline almış, uzaklaştırıp gözlerini açarak bakmış, yaklaştırıp gözlerini kısarak bakmış, evirmiş çevirmiş, boştaki eliyle sehpanın üzerindeki büyütecini çağırmış, uzak yakın, uzun incelemeler sonucunda “bakma” demişti. bakmadım. elime bakmadım, koluma bakmadım, koltuk altıma bakmamam kolay oldu, gerçi kaşıntıyı görmezden gelmem biraz zordu ki hâlâ zor, sırtıma ise istesem de öyle kolay bakamazdım. Oturduğu yerde terasa doğru dönüyor, işlerini yaparken bir yandan türkü söyleyen adamları izliyor. sonra bir sabah yüzümü yıkarken aynada gördüm, burnumun göz çukuru kenarında. bakma.


Camekânın içinde üç kadın. Çırılçıplak. Soldaki kadının koluna dolanmış şal, ortadakinin çıplaklığını alt karnına doğru kısmen kapatıyor. Sinek şimdi üst rafla kapak arasındaki ince boşluktan aşağıya doğru yürüyor. Şal tutan el, bir yandan uzandığı çıplak memeyi alttan kavramış. açık ki yaslı falan değiller. Birden irkiliyor. Başının yanından kararmış bir el uzanıp hızla camı açtı bile. Sinek salonun tavanına doğru artık serbest. Adam porselen bibloyu yakaladığı gibi vitrinin önünde duran kadının eline tutuşturuyor. Kadın duvardaki yamuk fotoğrafa bakıyor. gittikçe derinleşen gözaltları içinde açan akasyalar. Belli belirsiz gülümsüyor. Cam raflar alelacele gazeteye, vitrin ince bir battaniyeye. Adam tek hamlede uzun mobilyayı sırtlıyor, üç adım sonra bir kesme cam yuvarı ayağının tersiyle yolundan uzaklaştırıyor, teras kapısından çıkıp gidiyor. Parkenin üzerinde tavana minik ışık lekeleri bırakarak kayan parlak bir takırtı. haddimi biliyorum. Dudaklarını sıkıyor.

 

 

 

06.2019-02.2020 - antakya